Skip navigation

Category Archives: KONUK YAZAR;

Ben fazla dizi seyretmem. Ama sezon başında takılacağım bir diziyi gözüme kestirir, sadece tek bir diziyi seyretmeye odaklanırım. Bu sezon da favori dizim Aşk-ı Memnu. Dizi tutup ta uzatıldığı zaman yazarlarının kemikleri sızlıyor da deseler, insan kendi takıldığı dizi fazla sapıtmazsa bitsin istemiyor. En azından benim için öyle yani… Dizinin artistlerinin rollere cuk oturduğunu, bir de rollerinin hakkını vererek oynadıklarını görünce dizi tadından yenmiyor. Aşk-ı Memnu’ da da bence böyle. Perşembe gecelerini iple çekiyor ve dizinin tüm artistlerini beğeniyorum. Ayrıca kıyafetleri, takıları, evleri seyretmek çok hoşuma gidiyor. Bihter’ in masum halini, Firdevs hanımın kıyafetlerini… Ama en çok ta Behlül’ ün aşk içinde kıvranmasını, bakışlarını seyrederken bu dünyadan resmen kopuyor, etrafımdan gelecek en ufak bir ses, konuşma istemiyorum. Bir süreliğine de olsa kendimi , etrafımı unutmak bana garip bir haz veriyor ve bu duyguyu seviyorum. Ben aslında bu yazıya Kıvanç Tatlıtuğ ‘ dan bahsetmek için başladım. Artık Behlül’ mü, desem yoksa Kıvanç’ mı onun çok iyi bir aktör olduğunu düşünüyor ve onun sadece dizideki evin nerdeyse bütün kadınlarını kendine aşık etmekle kalmayıp, ekran başında diziyi seyreden bütün kadınlarıda aşık ettiğine inanıyorum. Onun o aşık bakışları, dalıp dalıp gitmeleri, için için çaresizliği, , fırlamalığı bütün kadınların erkeklerde görmek istedikleri şeyler… Eh Kıvanç’ ta rolünün hakkını fazlasıyla verdiği içinde bu gidişle biz kadınlar Aşk_ı Memnu’ dan, Kıvanç’ ı hayran hayran seyretmekten kolay kolay vazgeçemiyeceğiz gibi görünüyor. Vazgeçmek isteyen de kim zaten :)) Bkz: Aşk-ı Memnu yazım.
Gönderen MALLA zaman: 22:32 14 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
Reklamlar

Bugünlerde eskiden daha sık kullandığımız halde, bir süredir rafa kaldırdığımız bir sözcük yeniden gündeme geldi: tutumluluk. Yalnızca bizim dilimizde değil diğer dillerde de benzer bir durum söz konusu galiba, dünyanın kendini topyekün bir eknomik krizin içinde buluvermesi, tüm insanların bu sözcüğü sandıklardan çıkarıp başköşeye oturtmasına neden oldu.
Tutumluluk sözcüğü, bana çocukluğumuzda kutladığımız “Yerli Malı Haftasını” hatırlatır her zaman. Bu haftanın bir gününde yemiş, meyve ve bunun gibi yerli malı besinleri sınıfa getirmemiz istenirdi. Birleştirilerek dev bir ziyafet masasına dönüştürülen sıraların üzerine, Allah ne verdiyse getirdiklerimizi yerleştirir, bir yandan güle oynaya yiyip içerken bir yandan da tutumluluğun ve yerli malı kullanmanın önemine ilişkin şiir, şarkı, hikaye ne varsa söyler, dinler; tekdüze okul günleri içinde değişik ve eğlenceli bu faaliyeti severek yapardık. Bu yüzden hepimizin kumbaraları vardı, hatta bazı bankalar hediye kumbara dağıtırdı, bazen de kullanılmış teneke kutulardan kendi kumbaralarımızı imal eder, genellikle bir amaç için harçlıklarımızı biriktirmeye bakardık. Ben en çok anneler günü için biriktirirdim kuruşları, anneme bu birikimle aldığım minik armağanlardan gurur duyduğumu hatırlıyorum. Anneciğimin, yine böyle alınmış bir kolonya şişesini, boşalmış bile olsa, dolabının bir köşesinde saklamış olduğunu yıllar sonra onun gidişinden sonra keşfettiğimde hissettiklerimi anlatmak çok zor.
Derken köprülerin altından çok sular aktı, tutumluluk neredeyse cimrilik ve eli sıkılıkla eşanlamlı kullanılır hale geldi. İngilizce’de “euphemism” diye bilinen, bizdeki en yakışan karşılığı … devamı

Düşünüyorum da, bazen insan en yakınlarına bile delice kızabiliyor. O anda en olmadık şeyler geçiyor insanın aklından. Ama sonra, yine yelkenler suya iniyor, kabaran, köpüren deniz, uslu bir çocuk misali tatlı, sakin, berrak haline dönüp, şefkatle kucaklayıveriyor. Hele ki insanın çocukları ve ailesi söz konusu olduğunda, özellikle böyle.
Bütün bu geçişleri farkettiğimde anneciğimi düşündüm, ne yaparsak yapalım, ne kadar kızarsa kızsın, ne kadar kırılırsa kırılsın, hepsinin üzerine çok kısa sürede bir sünger çekmeyi başarır, uzatmadan affediverirdi. Bazen bizi bile şaşırtır, bu kadar da olmaz, böyle bir şeyi nasıl affeder, unutur dedirtirdi. Sanırım annemin kafasında ya da yüreğinde, belki kendisinin bile farkında olmadığı bir “affedilenler listesi” vardı. En sevdikleri, hayatta vazgeçmeyi ve kaybetmeyi göze alamadığı insanlardan oluşan bir liste, uzun bir liste.
Ben de böyle köpürüp kabardığım bir anda, dedim ki kendi kendime, ben de annem gibi bir “affedilenler listesi” yapmalıyım. Her halükarda affedeceğim insanları, hayatımda her zaman olmasını istediklerimi, her gün sağlıkları için dua ettiklerimi alacağım listeme. Bir daha sefer kızdığımda da, dellenip, köpürüp, kabarmayacağım, kendi kendimi yemeyeceğim. Eninde sonunda affedecek değil miyim, bari baştan yaparım bu işi, onlar rahat ben rahat.