Skip navigation

Category Archives: Kızımdan inciler

Kadınların en çok bayıldığı, tarihin gelmiş geçmiş en klasik üç şeyini sayalım.
Çikolata..
Çantalar..
Veee tabii ki ayakkabılar.
Sporu, babeti, topuklusu, çizmesi, sivri burunlusu, yüksek tabanlısı, parmak arası olanı, ucuzu, pahalısı…
Bu liste böyle uzar gider.
Mesela bir kadının asla yeterli ayakkabısı yoktur. Hep ihtiyacı vardır bir çiftine daha.
Çok beğenildiği zaman verilen paraya o kadar bakılmaz.
İçimde kalacağına dolabımda dursun denir.
Haa bir de bir ayakkabı ne kadar acıtırsa acıtsın, eğer güzel duruyorsa, bu giymek için yeterlidir. Ayağınızda oluşan ve bir süre sonra yer eden yaralar çok da önemli değildir, hatta şıklığın yanında nedir ki zaten.
Şimdi ayakkabılar kadınların takıntısı olmalarının yanında,yeni ve bambaşka bir boyut kazandı son günlerde.
Bir haftada iki kere manşetlere düştü.
Şu ayaklarla ayakkabılar da nelere kadirmiş dedirtti insana.
Haksız mıyım?
Önce Bush’un kafasına fırlatınlarla başlayalım. Fırlatan gazeteci resmen efsane isim oldu. Iraklı kızlar için yeni bir çift ayakkabı kadar arzu nesnesi haline geldi, fenomene dönüştü.
Çünkü o şekilde bir ortamda bu hareketi yaparak cesaret, çılgınlık, dolayısıyla da ortaya karışık, değişik bir kahramanlık örneği gösterdi. Bush da alaycılıkla karşılamış durumu, ne geniş adam….
Tam bu haber almış başını giderken, biricik THY ’ mızın biricik genel müdürünün hac dönüşü plastik terlikli
görüntüleriyle başbaşa kaldık.
Ne desek bilemedik. Bu sefer kafaya atılan bir çift ayakkabı yok ama, hepimizin başından aşağı dökülen kaynar sular var.
Evet rahat, evet sıcak yerden gelmiş, evet belki rahatsız ama ne bileyim, ben bu görüntüyü kafamda bir yerlere koyamadım. Dünya çapındaki şirketlerimizden birinin CEO ’ sunu bu şekilde görünce tuhafıma gidiyor. Sebep her ne olursa olsun, çözüm bu olmamalıydı diye düşünüyorum.
Ama bir de asıl şunu düşünüyorum…. Ey ayakkabılar, biz sizi sadece kadınların saplantısı sanarken, siz asıl daha büyük kalabalıkları peşinizden sürükleyebiliyormuşsunuz. İyi ya da kötü bir şekilde. Yine de helal olsun!…
Reklamlar

Yaptığımdan çok gurur duymuyorum ama evet izliyorum. Hatta çevremde izleyen diğerleriyle fikir alışverişinde bulunuyorum. Zaten bu ara yemek sofralarının vazgeçilmez geyiği hale geldi bu “Yemekteyiz ” programı. Pek fazla bir şey öğrendiğim söylenemez. En azından bazı ipuçları kapmış olsam iyiydi. Tek faydası içli köfte böreğinin nasıl yapıldığını öğrenmek oldu. Daha hiç denemedim ama deneyeceğim. O kadar ahım şahım, enterasan yemekler yapılmıyor gibi geliyor. Pilav standart. En fazla içine farklı bir şeyler ekleniyor. Et falanı, tavuk filanı, mevsim salatası.. Bir kaç kişi hariç genel olarak katılımcılarına da sempati duymuyorum. Mesela Sahra Hanım’a herkes çok saygı gösteriyormuş. Ama ekranda resmen ve alenen insanın yüzüne başka, arkasından başka konuştuğunu gördüğüm için ben aynı fikirde olamıyorum. Zaten programın ilk baş bölümlerindeki katılımcılar daha normallerdi. Ama haftalar ilerledikçe herkes olaya uyandı ve oyunu kuralına göre oynamaya başladı. Zaten eminim kamera arkasından da o şekilde yönlendiriliyor olaylar, yemekleri beğenseniz de beğenmeyin demeniz gerekiyor şeklinde bir durum olduğunu düşünüyorum. Bir de vur deyince öldürüp, sofrada neredeyse yediklerini çıkartacak hale gelenler var. Pes diyorum, o kadar mı kötü, diğerlerine hiç mi saygınız yok, hadi hepsini bıraktım nimete de mi saygınız yok. Hem de ne için, 10.000 YTL için. Tamam kötü bir para değil ama 100.000 YTL de değil sonuçta. Gel gelelim herşeye rağmen izlemeden duramıyorum. Hatta çekirdek aile olarak ikimiz de izliyoruz. Ama nedenini bilmiyorum. İbret almak için mi, eğlenmek için mi, zaman geçsin diye mi… Ama yine enteresan insan manzaraları izleyeceğimiz kesin.

Herkes yazdı. Ben de yazmadan olmaz. Issız Adam da Issız Adam.
Aynı film konuşuluyor her yerde.
İzleyenler izlemeyenleri ayıplıyor.
Gitmek farz oldu bana.
Dolayısıyla yazmak da.
O yüzden yazıyorum.
Nasıl desem bilmiyorum.
Ooo mutlaka görmek lazım bir film değil.
Yani aslında biraz da öyle. Bilemiyorum.
İnsan izlerken öyle acayip beğenmiyor. Vay beeeaa filme bak denmiyor. Çekim, kurgu, oyunculuklar falan kusur bulunuyor. Niye burası öyle, niye şurası şöyle diye eleştiriyorsunuz.
Hatta bir an geliyor, ya bu kadar da abartılacak durumu yokmuş, millet de ne kadar abartıyor diyorsunuz.
Haa ama sonunda ağlamak garanti. Boğazınıza bir şey düğümleniyor. Hadi ben zaten sulugözlerin başını çeken bir tipim de, birlikte izlediğim arkadaşım öyle kolay gözyaşı dökenlerden değildir ama o bile ağladı.
Neyse çıkıyorsunuz filmden. Fena film değildi ehh işte falan diyorsunuz, sonra eve geliyorsunuz.
Ama boğazınızdaki düğüm hala orada. Hani tek bir bahanede hüngür şakır başlanabilir tekrar ağlamaya.
Yaa neyse alt tarafı bir film deyip geçiyorsunuz. Sabah oluyor, o uyku sersemliği arasında sahneler kafanızda çakmaya başlıyor. Keşke şöyle olsaydı, aptal adam, oh oldu, ama kız acaba doğru mu söylüyor diye kafanızda kurgulayıp duruyorsunuz.
Şöyle söyleyeyim bu film insana kaba bir tabir olacak ama, sonradan koyuyor:)
Etkisinden bir kaç gün kurtulunmuyor.
Üzerine bir de nostaljik müziklerini de dinlerseniz, herhalde bu etki bir haftaya uzar. Benden iki hafta önce izleyen bir arkadaşımda, bu süre iki haftayı bile buldu.
Dedim bende mi bir anormallik var, hiç böyle sonradan yan etki yapan film olur mu diye ama, benim çevremde izleyenlerde hep aynı etki.
O yüzden bu filme ister büyük bir beklentiyle gidin, ister sıfır beklentiyle, her şekilde sarsılacaksınız.
Kaçarı yok:)
Hepinize sevdiklerinizle birlikte mutlu bir bayram diliyorum. Ayrıca iyi tatiller:)

Kronik yorgunluk ve uykusuzluk artık rutinimiz haline geldi. Pazartesi sabahından itibaren haftasonuna gün saymaya başlayıp, daha geç gidilecek bir işin hayaliyle yaşıyoruz. Fazla hareket edememek en büyük derdimiz. Çünkü bir çoğumuz bilgisayar başında oturarak çalışıyoruz. Sürekli bir boyun ve sırt ağrısı, kaskatı kesilmiş omuzlar zaten değişmez. Ekrana fazla bakmaktan kurumuş gözler, yorgun bir kafa. Ne o çalışıyoruz, kariyer yapacağız. Bizden bahsediyorum, hepimizden. Üniversitede okuyup, toplumda kabul gören sabit işini edinerek, sabah git akşam gel modelini benimseyen Türk gençliğinden. Evimizde internet olmadan olmaz, mümkünse de kablosuz olsun ki, evin içinde gezerken içimizden geçip şöyle bir tarasın vücudumuzu. Mikrodalgada yemek ısıtmak da çok kolay, cep telefonu olmadan yaşayamayız. İşyerinde bilgisayar, evde bilgisayar, dışarıda kalabalık, trafik. Nereye gidiyoruz, nereye yetişiyoruz? Evet hayatımızı kazanıyoruz çok şükür. Tabii kazandığımızın neredeyse yarısıyla da vergimizi ödüyoruz. E tabi ayrıca elimize kalanla da, her bir faturaya eklenmiş olan ıvır zıvır vergileri, yol parası, araba vergisi gibi detayları hallediyoruz. Böylece zaten yarısı tamamlanıyor.Yediklerimizde ne hayır var? Artık hormonsuz, katkısız tek bir yiyecek kaldı mı? Organikleri falan var ama nereye kadar… Hadi evi hallettik, hiç mi dışarıda yemiyoruz… Hiç mi katkılanmıyoruz? Mümkün değil…Evet nereye gidiyoruz? Böyle bir tempoya bizim bünyeler ne kadar dayanabilir? Şimdiki yaşlılara bakıyorum, tabii hepsinin rahatsızlıkları var da, bu da yaşlılığın getirdiği bir durum. Biz o kadar şanslı olabilecek miyiz? 30’ umuza gelmeden hafiften çürük yumurtaya dönerken o yaşta ne olacağız diye endişeleniyorum. Sadece fiziksel yorgunluk etkileyecek olsa idare edeceğiz de, dış mihraklar da var işin içinde. Teknolojinin ve son günlerin moda tabiri olan küresel ısınmanın yan etkileri. Radyasyon, baz istasyonları, kablosuz aletler. Daha kullanışlısı aslında daha zararlı. Eskiler sadece vücut yorgunluklarının ceremesini çekiyor, biz buna ek olarak hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüz herşeyin. Hayatımız kolaylaşıyor derken, geleceğimizi zorlaştırıyoruz hiç farkında değiliz…

Şimdi sakın İzmit’ teki çiçekçiler darılmasın, kırılmasın. Hatta aralarında beni okuyanlar da var, o yüzden yazmaya tereddüt ettim ama sonra düşündüm ki benim olaya bakış açım farklı. Bana kırılmazlar:) Geçtiğimiz dönemde sık sık gittiğim ve tabii ki gelecek dönemde çok sık ziyaret edeceğim, bir buket kapıp gitmem gereken bir yer var benim. O yüzden İzmit’te gözüm hep sokak çiçekçilerini aradı. Çünkü dükkanda yapılan çiçekler evet güzel, hatta aşırı güzel. Ne bileyim dükkandakiler bana çelenkleri, gelin çiçeklerini, söz çiçeklerini, şaşaayı çağrıştırıyor. Dolayısıyla benim kafamdaki buketi kap git konseptiyle pek örtüşmüyor. Evet dükkanlarda da var bunlardan ama ne bileyim içime sinmiyor. Niyetim bu gittiğim yere ucuz şey almak değil, daha çok kır çiçeği misali, çok süslü olmayan, olabildiğince yalın bir şeyler götürmek. Kaptım ve buraya geldim hissiyatı… Bunun için her seferinde sokak çiçekçilerini aradım ama bir türlü bulamadım. Aldığım istihbarata göre belediye hepsine yol vermiş. Yanlışsam düzeltin, bildiğiniz bir yerleri varsa bana da söyleyin:) Ama ne bileyim dükkanlar da olsun ama sokaktakiler de olsun. Onlar biraz daha yaşam katmıyor mu sokaklara? Örneğin İstanbul’da bir sürü köşebaşında varlar. Her an ulaşabilirsiniz. Bulundukları köşeye resmen renk katıyorlar. Aaa bari eve giderken alayım bir çiçek dedirtiyorlar. İnsana çiçek almayı hatırlatıyorlar. Söyledikleri fiyattan tatlı sert pazarlık da yapıyorsunuz. Tam Türk işi, her yerde görülmeyecek cinsten. Çok sık müşterisi de olursanız sizi de, sevdiğiniz çiçekleri de öğreniyorlar. En basit şekliyle müşteri ilişkileri yönetimi. Aaa bu abla frezya sever, her hafta bir buket alır diye yazıyor aklına. Bir sonraki hafta siz önünüzden geçerken “Abla bak bu haftaki frezyalarım çok taze” diyor. Hoop sizi tavladı bile. Ben mesela seyyar manavlara da bayılıyorum. Pazara çıkacak lüksünüz yoksa ve market kölesiyseniz benim gibi, imdada bu seyyarcılar yetişiyor. İnanın meyvenin en kalitelisi onlar da. Bu kış yediğim en şahane portakal mesela, sokaktan aldığımdı, öyle söyleyeyim. Herşeyin teknolojiye döküldüğü, hayatı kolaylaştırmak adına herşeyin standartlaştığı, iyice uzaylılaştığımız bu zamanlarda bu sokak alışverişleri benim daha çok hoşuma gidiyor, bana Türk olduğumu hatırlatıyor.Yoksa nerede bulacaksınız sokakta domates, taze domates diye hoporlörle sokakları gezen ufak kamyonetleri, sadece Türkiye’de, biz de tadını çıkartalım…

Geçen akşam canımız boza çekti. Üşenmedik dışarı çıktık.Yakın bir bozacıda iki tek atalım dedik. Ünlü de bir bozacı. Aslında bozacı mı kaldı, bir köşesinde boza standı olan ufak bir pastane. Büyük bir iştahla ve hevesle bardağımdan kocaman bir yudum aldım. Almamla bu ne yaaa demem bir oldu. Nasıl ekşi anlatamam. Bozuk mu bu diye sorduk açık açık.Yok bozuk değilmiş, ekşiyle tatlı bozayı karıştırmışlarmış!! Hiç böylesini de duymamıştım. Ekşi boza diye bir kavramdan haberdar değildim şahsen. Yok yani ben yanlış biliyorsam söyleyin. Evet o gün canımız istedi de öylesine çıktık ama benim için aslında boza sokaktan alınan boza demek. Sonunu yaya yaya bozaeeee diye çığırtan bozacı olması lazım bir kere. Sonra evin içerisinde alsak mı acaba diye birbirine bakan suratlar. Tabii ki alalım dedikten sonra hemen balkona koşmaca, bozacııı diye karşı çığırtma ile cevap verme.Ya bizi duymazsa da bizim mahalleyi geçerse korkusunu da midende hissetmek. Herkesin canı çekti bir kere, almadan olmaz. Neyse ki bozacı her seferinde duyar. Uçarak gelir eve. Elinizde ya bir sürahi, ya da ufak bir tencere ile beklersiniz kapı önünde. Ne kadar boza istiyorsanız güğümünden uzun ince litrelik maşrapasına döker, sizin elinizdeki kaba boşaltır. Bozacı asla sormadan koymaz tarçınını. Tabii ki istiyoruz deyince de, normalden büyük tuzluğunu çıkartır, üzerine bol bol serper. Hip hop bardaklara doldurmak için mutfağa süzülürsünüz. Sonra bardakların suyla çalkalanmasına yardım edilir. Önceden böyle çalkalamak lazım ki, boza bardağa yapışmasın, sonradan kolay temizlensin. Oh en sonunda mutlu sona geldik. Maaile oturulur. Anne-baba-kardeş, ve tabii ki anneanne ile dede. Son damlasına kadar afiyetle içilir. Asla ziyan olmaz. Dışarıda hava soğuk, siz boza ile içinizi ısıtırken, o anın kıymeti bozanın ne kadar lezzetli olduğudur sadece. Şimdi bakınca aslında bozadan öte ne kadar lezzetli yaşlarım olduğunu, ne kadar şanslı olduğumu ve asla tam olarak o zamanların kıymetini bilemediğimi düşünüyorum. Aslında kıymetini bildim de, doyamadım kimbilir. Bu hafta içtiğim ekşi bozayı yazmayacaktım aslında… Ama ne yazsam ne yazsam diye düşünürken, bizim sokaktan gelen bozaaee sesiyle fırladım. Kaç senedir duymadım bilmiyorum. Zamanda yolculuk olmaz diyenlere inanmayın, çünkü ben az önce bayağı bir geri gittim, bir bardak boza içtim, geri geldim bir iç çektim…

Herkesin kendi çapında problemleri vardır mutlaka. Allah büyük dert vermesin ama, ama ufak tefek bir sürü şeyi takarız kafamıza hepimiz. Kimimiz işi, kimimiz aşkı, kimimiz de parayı takarız. Bazılarımız bunların herhangi birinin yokluğundan yakınırız, bazılarımız da varlığından. İnsanoğlu işte, ne zaman halinden memnun ki. Ama sanıyorum insan dert çekmekten zevk alıyor. Kafasına bir şey takmamışsa bir şeylerin eksik olduğunu hissediyor. Bu nasıl bir psikoloji bilemiyorum. Belki de insan problemleri olmadığı zaman, hayatını gerçekten yaşamadığını zannediyordur. Yani hayatında bir durağanlık vardır, problem yoksa, hareket, acı, üzüntü, gözyaşı, ya da problemin olumlu çözümü sonrası sevinç yoktur. Her şey sabit gidiyordur, sürekli aynı görüntüyü gösteren bir televizyonu, ya da aynı şarkıyı çalan bir radyoyu, ne kadar sıkıcı… Hiç sorun yokken sorun uydurmaya çalışılır böyle zamanlarda işte. Bir an kendinizi düşünün, hayatınız çok normal gidiyor, canınız sıkılıyor, biraz hareket istiyorsunuz: Birden işten çok sıkıldığınızı düşünmeye başlarsınız, ya da platonik olarak aşık olup bu aşkın acıları içinde erir bitersiniz. Romantik parçalar dinleyip gözyaşı dökersiniz, her yerde onu görür gibi olursunuz. Belki de çok mükemmel giden ilişkinizde, olaya tuz-biber etkisi katmak için yapay sorunlar uydurursunuz ki tartışma olsun, kafaya takacak yeni şeyler çıksın. Bütün bunlar bir yana, insan bu dertleriyle kendini diğerlerinden farklı kıldığını düşünüyor da olabilir. Ne de olsa herkesin derdi kendine hastır, en yakınınız bile tam olarak anlayamaz, kendince fikirler üretir bunun çözümü için ama genelde size uymaz bu fikirler. “Bu benim derdim, kimse anlayamaz” der geçersiniz. Ama sonra da “Beni de kimse anlamıyor yaaa” diye hayıflanırsınız. Yani nerden bakılsa her yol kafaya takılacak yeni bir şeye çıkar.Sözün kısası insan, mevcut olan ve gelecekte de bizzat kendinin çıkarabileceği sayısız sorunlarıyla bir bütün galiba. Ne de olsa biz dertlerimizle varız, kafaya birşeyler takmaktan hoşlanıyoruz. Buna çözüm aramayalım, zaten yok sanırım:) HÜP NOT: “Takma kafana tokadan başka” lafını da kim çıkardı merak ediyorum:)

Küresel kriz patladı. Bizim kapımıza da dayandı, kapıyı tıklatıyor. Bilmem o kapı açılır mı, dilerim ki açılmaz. Bir zaten başımıza ekonomik kriz eksikti.. Tam şenlik, trajik!! Krizden kurtulmak için dünya çağında merkez bankaları piyasaları para boğuyor deniyor. Ben de bunları okurken düşünmeden edemiyorum. Bu düşüncelerim mantıktan uzak, çok cahilce. Belki ne boş kafalısın diyeceksiniz, diyen desin. Para, ekonomi, banka falan diye şeyler olmasaydı diyorum. Hepimizin para basma makinası olsaydı. Gerektikçe bassaydık. Hoş zaten para da gerekmezdi, dünya da zaten bu kadar ilerlememiş olurdu çünkü. Kimsenin paraya ihtiyacı olmadığı için bir şey üretmezdi, yaratmazdı. Ama yine de sadece para değil, insanlığa fayda adına bir şeyler yapacak birileri çıkardı mutlaka. Çünkü dünyanın bugünkü hali, sevabıyla günahıyla, paranın eseri. Artık para dünyanın efendisi. Aşkı, aileyi, şerefi, haysiyeti çoktan solda sıfırda bıraktı. Bir daha da hükümdarlığını kimseye kaptıracağa benzemiyor. Bütün yenilikler de, lüksler de, işler de, savaşlar da, evlilikler de para için. Artık gerçekten özgürlüğü için savaşan kim kaldı ki? Para olmasaydı, ya da biz kendimiz bassaydık gerektikçe, belki basit bir yaşamımız olurdu ama bugünkünden daha huzurlu olmaz mıydık dersiniz? Ekonomi dengesi diye bir şey olmazdı, o dengeler sarsıldıkça bizim de dengelerimiz şaşmazdı. Zenginle yoksul arasında uçurum olmazdı, herkes eşit olurdu. Ekonomik krizler de, bu krizlerde kurtaracak bankalar da olmazdı. İşte asıl huzur bu olurdu. Bakalım bugün bana bilgi vermeden hesabımdan ne tırtıklamışlar, neden yine kredi kartı Şeker Bayramı üstü hesap kesimini normalden 1 hafta sonrasına atmışlar. ( Zaten bu özel dönemlerdeki alışkanlıkları… Bayramlar ve yılbaşı üstü hesap kesim tarihleri otomatikman kaydırılıyor. Sorduğunuzda sistem hesaplıyor deniyor. Neyse ki sistem diye bir şey var, yoksa bankalar yaptıkları yanlışları, attıkları kazıkları kime yükleyeceklerdi?!!) İşte böyle… Düşüncelerim basit, cahil, biraz boş kafalı ve ilkel belki. Evet paranın çok faydası var ama bütün zorlukların nedeni de o değil mi? Bugün paranın yokluğu felaket artık, dönüşü yok. Ama en baştan beri varolmasaydı bugün hayatımız nasıl olurdu, acaba parayı icat eden Lidyalılar, durumun bu hale geleceğini bilselerdi yine de icat etmekte direnirler miydi çok merak ediyorum.

Ortamdan çatadanak çatlamak üzereyim. O kadar kıskanıyorum, o kadar kıskanıyorum ki anlatamam. Resmen içim içimi kemiriyor. Bir gün belki diye bir soru cümlesi geliyor aklıma. Ama nedense bu sorunun cevabının olumlu olacağına dair hiç bir umudum yok.Yine de umut etmek istiyorum. Ben de Obama istiyorum bir tane. Lütfeeen. Obama’nın kendisi değil mevzu bahis olan. Temsil ettiği durum. Yani değişiklik, hoşgörü, yeni bir nefes, beyaz bir sayfa. Obama kendisi Türkiye için ne düşünüyor, o muallak. Amaaan her şey olacağına varır. ABD halkı rekor katılımla, eskiden bırakın seçilmeyi, seçime katılacağı söylense kimsenin ciddiye almayacağı bir insanı kendisine başkan seçti. Çünkü umut etti, umut edecek bir şeyler gördüğü yepyeni bir yüzü başına getirdi. Biz de nerdee. Hep aynı suratlar. Hep aynı hoşgörüsüzlük. Ayrımcılık, dışlama had safhada. Her gelen ayıracak, dışlayacak bir zümre buluyor. Belki tipleri değişkenlik gösterebilir ama illa ki birileri dışlanıyor sonuçta. Kimseyi dışlamayacağını, herkesi gerçekten kucaklayacağını gerçekten hissettiğim, beni konuşmasıyla, hitabıyla ağlatacak bir lider istiyorum. Bizimkileri de dinlerken ağlamak istiyorum ama sinirden ve ümitsizlikten. O yüzden diyorum ya çok kıskanıyorum ABD’lileri. Umuda oy verdiler. Nedense de hiç pişman olmayacaklar gibi geliyor….

Hüseyin Üzmez’ in taciz ettiği iddia edilen çocuğa (farkındaysanız genç kız değil, kadın değil, basbayağı çocuk) ruh ve beden sağlığı etkilenmemiştir demiş Adli Tıp. O Adli Tıp’ tan her kim bu raporu verdiyse, kim imzasını attıysa vicdanı hiç mi sızlamadı? Kızı mı yok? Kızı bir kenara bırakın çocuğu mu yok? Eli nasıl vardı o onayı vermeye. Akıl var mantık var. O adamı hapiste yatırmayacaklar diye bu kadar çirkinliğe ne gerek vardı? Bir de karısı var bu adamın. Kocasını hapisten almaya gelmiş karısı. Kocasının hangi nedenle bu kadar ay orada yattığını unutmuş. Restorant’ tan çıkarken paparazzilere yakalanmış gibi gülümsüyorlar objektiflere. Ah şeytan ah. Hep suç sende. Girmeseydin şu güzel Hüseyin Amca’ nın aklına hiç böyle olur muydu? Bak o da sana kızıyor zaten. Biz de sana kızıyoruz ve işaret parmağımızı sana seni gidi seni şeklinde sallamak istiyoruz. Ah şeytan, sen yok musun sen? Biz insanların aklı, mantığı, ahlakı tam tekmil, hep sen çeliyorsun aklımızı. Bak Hüseyin Amcam da öyle diyor. Mesela geçtiğimiz Cuma günü itibariyle tecavüz ettiği kız sayısı 50’ yi bulduğu söylenen kasklı arkadaş. Onun da hiç suçu yok. Hep şeytan çeliyor aklını. Kask tak, saldır kızlara diyor. Yoksa elinde olsa yapmayacak. Benim artık midem bulanıyor. Bu kadar yapıp edip, bir de göğsünü gere gere çıkıp anlatıyorlar. Bir tanesi şeytana kızgınım diyor, canlı yayında haberci azarlıyor. Diğeri zaten bir gün kadın olmayacaklar mı diyor. İçim şişti. Bu kadar ahlaksızlık inanılır gibi değil. Her yerde var böyleleri ama… Çoğu insanın gönüllü ahlak polisliği yaptığı ülkemizde olması garip. Mesela Adapazarı’ nda sevgililer parkta geziyorlar diye, bir grup mutaasıp insan ‘Aşk parkı değil aile parkı istiyoruz’, ‘Kent Park’taki ahlaksızlığa hayır’, ‘Bu rezaleti durdurun’ ve ‘Ahlaksız kişileri Kent Park’ta istemiyoruz’ yazılı pankartlar açmışlar. Ben bu gruba genel bir protesto gezisi yaparak elllerinde pankartlarla Türkiye’ yi şöyle boydan boya gezmelerini öneriyorum. Asıl rezalet o parkta değil çünkü.