Skip navigation

Monthly Archives: Ekim 2008

Ortaokul yıllarında, el sanatları dersinde bize oyuncak diktirirlerdi. Hatta Hapşo adını verdiğim kocaman bir köpek dikmiştik.(Tabii ki annemle.) Şimdi bakıyorumda oyuncaklarda bile eskiye dönüş var. Oyuncakların, zararlı maddeler içerdiği günümüzde çocuklarınıza gönül rahatlığı ile vereceğiniz oyuncakları yapmak için bir tığ, renkli merserize iplik yada birkaç parça tüysüz kumaşla işe başlamak yeterlidir.

Bu küçük hanımlar da vallahi top modellerden farksız. Büyümüşte küçülmüşler adeta…

Çocuk giysileri büyüklerinkinden daha şık…
Hırkasını sevsinler veledin yaa…Model olacak çocuk küçüklükten belli yani…


Tarzını yerim ben senin…
Reklamlar

Safranbolu-Bartın yolunda Amasra istikametine, böyle birkaç kilometre sanki ağaçlardan bir tünelde gidiliyor…Kaleden Amasra manzarası…

Bu fotoğrafta sahilden…

Kale içindeki evlerden bir tanesi (ama hepsi çok eski değil…)

Kale içindeki tarihi bir yapı…

Safranbolu’ ya gitmişken, Amasra’ yı da görmeden dönmek olmazdı. İki gün, bir gecelik bu kısa gezi programında Amasra’ yı dönüş gününe rastlatarak direk dönmeyi planladık. Gerçekten de iyi oldu. Bir önceki gün Safranbolu’ ya gidişimiz öğle saatlerini buldu; biraz oyalandıktan sonra Safranbolu baştan başa keşfedilip, konakta akşam yemeği yendikten sonra, dinlenme fırsatı oldu. Ertesi sabah saat 10.30 civarında Bartın istikametinde Amasra’ ya gitmek elli dakika kadar sürüyor. Bartın yolu çok ama çok güzel, adeta ağaçlardan bir tünel … Bir de sonbahar mevsiminin güzelliği de eklenince insan Allah’ ına tekrar tekrar şükretmeden edemiyor. Yolda Amasra’ ya ve Karadeniz’ in haşmetli manzarasına tepeden bakmak için durduğunuzda ise manzaranın ihtişamı karşısında nefesiniz kesiliyor… Amasra ise kendi halinde şirin ve küçük bir balıkçı kasabası. Deniziyle, havasıyla, Cenova şatosu ve tarihi kalesiyle dünyanın şanslı kasabalarından. Bir gün Amasra’ ya yolunuz düşerse meşhur salatasıyla balık yemeyi, tatlı lokmasından tatmayı, merdiven çıkmaya üşenmeden kaleye çıkıp, kalenin içinde yürümeyi (kalenin içi bir mahalle,yaşayan insanlar var.) ve Amasra’ ya bir de oradan bakmayı, dönüşte de eğer yolda durabilirseniz Kuş Kayası y anıtına çıkıp dünyanın gözü de denilen Amasra’ yı bir de oraoldan seyretmenizi tavsiye ederim.

Reya VeltmanKeçe’ den tasarlanmış bir bolero…

Keçe’ den kase olmaz demeyin…bal gibi olmuş…

Yayvan kase ve topaçlar…

Üçgen peynirlerin karton kutusuna işlev kazandırmak hiç zor değil…Kutuyu su bazlı boya ile boyadıktan sonra, üstüne de basit bir desen boyayın yada çıkartma yapıştırın. İşte bu kadar…

Eski sandalyeyi de kullanılır hale getirmek için,


İstenilen renge boyanır ve minderi de zevke uygun kaplanır.

Tavanarasındaki eski avize değişmek için sırasını bekliyor…

Çabuk kuruyan, parlak beyaz sentetik boya ile boyanan avize ne kadar da ışıldıyor…

Sırada ki çekmeceli dolapta, desenli ve kendinden yapışkanlı kağıtlarla kaplanarak sevimli hale getirebilinir.

Konağın en ince ayrıntısına kadar yöresel bir şekilde döşenmiş köşelerinden biri de cumbası… Odamızın balkon manzarası…

En güzel bahçe ödüllü bahçenin bir bölümü ve konağın bahçedeki kafeteryası…

Yıllardır görmeyi çok arzuladığım yerlerden biri olan Safranbolu ve Amasra’ ya bu 29 Ekim tatilinde gitmek nasip oldu. Geçenlerde ben buraları görmeyi çok istiyorum diye bir post yapmıştım, demek ki o kadar arzulamışım ki oluverdi ben bile anlamadım. Bazı sağlık sorunlarıyla uğraşırken bir süredir seyahate çıkamayan ve bu yüzden de bunalan arkadaşımı mutlu etmek için, kocalarımızı da oldu bittiye getirerek bu geziyi planlayan bendeniz sayesinde güzel bir gün ve gece geçirdik. İşe öncelikle internetten kalacak bir yer aramakla başladım. Kalacağımız yer mutlaka bir konak olmalıydı, nostaljik, sıcak, samimi ve güzel… Kriterlerime uygun bir yer ararken karşıma Safir Konağın web sitesi çıktı.Evet tamam budur dedim. 200 yıllık bu tarihi konağın birbirinden farklı ve çok zevkle döşenmiş 9 adet odası ve en güzel bahçe ödülü almış çok da güzel bir bahçesi var. Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan bu konağın, Çardaklı Odasını seçtim. Aslında seçim yapmak çok zordu desem abartmış olmam. Üstelik fiatlar da çok uygundu. Safranbolu’ nun tarihi sayfiyesi olan Bağlar semtinde olan bu konağın çok zevkli ve misafirperver sahipleri Ufuk hanım ve Tuğrul bey çifti, bir anda karar verip yüreklerinin götürdükleri yere giden insanlardan… İstanbul’ u bırakıp kendilerini burada bulmuşlar ve burada hayallerini hayata geçirmişler, çok yorulmuşlar ama gerçekten değmiş, ellerine sağlık… Konağın hemen hemen bir çok işinden sorumlu, Kemal bey ve yemekleri yapan eşi Rahime hanım sayesinde de evimizi hiç aramadık. Bize çıtır çıtır yanan şömine başında hazırladıkları o mükellef sofrayı hiç unutamam. Hele, herşeyin en doğalı ile hazırlanan yöresel kahvaltı ve yemekler doyumsuzdu. Tadı damağımızda kalarak ayrıldığımız Safranbolu ‘ ya umarım bir daha gitmek nasip olur… Eğer yolunuz bir gün Safranbolu’ ya düşerse gidişinizi yılda sadece 13 gün çiçek açan mor safran çiçeğinin açma zamanı olan Ekim ayının son haftalarına getirmeye dikkat edin . Bizim ki tesadüf oldu ama böyle bir şeyi de öğrenmiş olduk. Ayrıca golf arabalarıyla Safranbolu sokaklarını baştan başa eğlenceli bir şekilde gezerken tarihi evlerini, Cinci hanı, Hıdırlık tepesini görmeyi, safranlı lokumundan, cevizli yaprak helvasından yemeyi, tarihi fırınının susamsız simidinin tadına bakmayı, piruhi denilen hamur yemeğinden tatmayı, Yörük köyüne uğramayı, meşhur kanyonlarını keşfederken yemyeşil doğasını içinize sindire sindire dolaşmayı şiddetle tavsiye ederim… (O taraflara gitmişken Amasra’ yı görmemek olmazdı, o da başka bir yazı konusu olsun.)

Michael Kors

Anne Geddes

Annem kendini blog çalışmalarına verdi bu aralar.Yakın zamana kadar bilgisayar bile kullanamayan kadın, birden bilgisayar kurdu oldu çıktı başımıza. Bir de lap top almıştı kendine. Kafasına göre takılıyor artık. Bana mail atıyor, çeşitli resimler gönderiyor. Beni cesaretlendirip bunca yıldır yazmam konusunda beni teşvik eden anne sultan, şimdi de kendi yazılarını yazıyor. Blog sayfasında kendini tanıttığı bölümde bir şey yazmış, ilk okuduğumda vay be anne dedim, sende de ne cevherler varmış. “Kabuğunun arasından görünen,yemyeşil şamfıstığı gibi, kabuğumu birisinin açmasını beklemektense, yemyeşil ortaya çıktım… ” Sonra öğrendim ki, dolaylı yollu bir esinlenmeymiş, yüzde yüz kendi uydurmamış. Ama burada kullanarak da tam cuk oturtmuş. Bu kadın işini biliyorrr:) Başarısını takdir etmek için bu yazıyı yazıyorum çünkü, kendi kendine yaptı herşeyi. Benden , kardeşimden yardım istedi, yardım etmedik ne yalan söyleyeyim.Vakit ayırmadık. Devlet kapısı gibiydik. Bugün git yarın gel. Dur şimdi işim var, anlatamam. En sonunda sizden gelecek fayda Allah’tan gelsin dedi, ve kolları sıvadı. Evet belki bilgisayar hakimiyeti çok değil, ama ne yapıp edip yazı eklemeyi, yazılarla resimleri birleştirmeyi başarıyor. Yaptığı seyahatlerden resimler koyuyor, gezinin hikayelerini esprili bir dille anlatıyor. Yazdığı konuyla ilintilendirilebilecek resimler buluyor internetten. Bir sürü başka bloggerdan tebrik mesajları alıyor.Ve de kendine güveni her geçen gün artıyor. Her gün yeni bir şey keşfediyor çünkü. Yaptıkça hoşuna gidiyor, daha iyisini becerebileceğini adı gibi biliyor. Bence gayet güzel bir blog’u oldu. Bakıyorum şimdi de blogger kapanınca blogunu bile yedeklemiş. Her gün de kattığı yeniliklerle, daha da güzel olacak.Yürü annecim, kim tutar seni:)

” Bari’ de Dede “ ” Pisa 1 “

” Pisa 2 “

” Pisa 3 “

Sevgili arkadaşlar şu andan itibaren WordPress’ de bir blog açıp, bu blogumu her ihtimale karşı yedeklemiş bulunmaktayım. Bloglarını yedeklemek isteyenler WordPress’ e üye olup ücretsiz blog açabiliyorlar. Blogger’ deki blogunuzu onların gösterdiği yoldan, kolayca içe aktarmak mümkün. Her ihtimale karşı, tulpetanne’s blog adı ile de çalışmalarıma iki taraflı devam edebileceğim. İkisine de buyurun… Beklerim…