Skip navigation

Monthly Archives: Ağustos 2008

Kocası Ece Erken’i dövdüğü için açılan boşanma davası manşetlerde. Her gazeteden bir ses çıkıyor. Gerçek ülke ve dünya gündemini takip etmek bünyemi yorduğu, psikolojimi bozduğu ve geleceğe dair ümitlerimi her seferinde alaşağı ettiği için sıkı bir magazin takipçisi oldum bir süredir. Boş insan, magazin aptalı olarak değerlendirilebilir belki ama olsun. Ben gerçekleri artık görmezden gelmeyi tercih ediyorum. Ne yazık ki. Hoş sosyete haberleri de çok iç açıcı değil. Kimin kimi kimle aldattığı meselesi her zaman baş haber. Onun dışında sürpriz evlilikler, sürekli tatil halleri, bikini görüntüleri sık karşılaşılan olaylar. Aslında orada da çok değişen bir şey yok. Kimi zaman bunlar da cidden ne boş hayat yaşıyorlar, işleri güçleri gez, toz, giyin, ye ,iç, uyu altılısından ibaret diye insanın kafası atmıyor değil ama en azından haberin içeriği gibi, bu da sabun köpüğü gibi akıp gidiyor. Ece Erken’den bahsediyordum. Dediğim gibi magazin sayfalarını okuduğumdan, hangi gazetenin nasıl bir yaklaşım içerisinde olduğunu söyleyebilirim. Hürriyet her ne kadar haberi manşetine taşısa da, pek fazla yorum yapmamış. Radikal daha çok kadına şiddete dikkat çeken bir yaklaşım içerisine girmiş. Ama en korkuncu Sabah gazetesiydi. Geçen sene kocası tarafından uçakta tartaklandığı haberini Sabah yapmış. Ancak Ece Erken de yalanlamış. Bir de yakın zamanda yine görüşmüşler, kocasıyla çok mutlu olduklarını ve çocuk bile yapabileceklerini söylemiş. Sabah da şu anda Ece Erken’ i yalancı ilan etmiş durumda. Servet avcısından, yalan hastalığından muzdarip insana kadar her türlü ithamda bulunulmakta. Baaak biz yazmıştık diyorlar. İşin iç yüzünü bilemem. Ama ortada dövülen bir kadın var. Ne olursa olsun kimse bunu haketmez. Yanlışı varsa kocası pataklamak zorunda mı, açar davayı olur biter. Sabah’ takiler sadece Ece Erken’in bugüne kadar her şeyi inkar etmesine ve kendilerini yalanlamasına takılıp kalmışlar. O kadar ki, neredeyse dövülmesini haklı gösterecekler. Ece Erken servet avcısı mıdır değil midir bilemem. Kimseyi de ilgilendirmez. Ama bir magazinciye doğru söylemek gibi bir sorumluluğu neden olsun. Tabii ki yalanlardı, tabii ki mutluyum derdi. Türkiye’de tek yalancı o varmış gibi, yazdıkça yazıyorlar. Açık noktalarını ifşa edip duruyorlar. Destek göreceğine köstek görüyor. Bu ülkede bu kadar yalancı varken, ailevi konularında yalan söyledi diye Ece Erken’ e manen sille tokat girmek de ayıp oluyor.
Reklamlar

Manzaralı yada değil, oturma odanızın pencere önünü süsleyerek, eski radyatörü minik desenlerle boyayarak…
Mutfağınızda yada banyonuzda küçük ipuclarını yakalayarak…

Anneanneden kalma eski konsolu çeşitli nesnelerle süsleyerek…

Deniz kabuklarıyla, orman yürüyüşünde topladığınız kozalaklar ve ağaç parçalarını eski bir porselen kaseye doldurarak bir güzellik yaratın…

Kaynak

” Akmeşe ‘ de Bahar “” İzmit ‘ te Lale Devri “

Aman Tanrım…bu çantaları istiyorummm!…http://marieladias.blogspot.com/

Bu kolyede tam sonbaharlık…Tarz yaratmak isteyenler için…http://www.badbadmary.blogspot.com/

Bu kolyelerden hangisini seçeyim, hiç birine kıyamadım…

Şu yüzüklerin şekerliğine bakın, insanın yiyesi geliyor…

Anladım ki daha vakitlice evlenmek lazımmış.Yani şöyle 20 lerin başında, daha aklım ermeden, ne olduğunu anlamadan. Böylece belki daha az stres yaşardım, herşey daha kolay gelirdi bana. Hem işe falan da girmemiş olurdum, ıvır zıvır işlerin peşinde koşacak daha çok zamanım olurdu. Neyse zararın neresinden dönsem kardır şekli, 20 lerin sonlarına doğru kısmet oldu. Şimdi de kısa zamana çok şey sığdırmak derdinde olduğum için biraz sıkışmış durumundayım. Eşyaların falan yerleşmesi olayı, kabusum oldu resmen. Çünkü annemlerin pul misali senelerdir biriktirdiği çeyiz koleksiyonu yeni eve transfer edildi. Ve ben daha da geç kalmadığım için bin kere şükrettim. Çünkü biraz daha gecikseydim, annemler koleksiyona parça toplamaya devam edecekler ve muhtemelen bu eşyalar için ayrı bir ev gerekecekti. Eskiden mesela kızlar, aileleri onları sevdikleri gence vermediğinde, çeyizinden üç beş parça aşırıp hop diye kaçarlarmış. (Hoş eskiden dedim, hala da kaçanlar vardır mutlaka:)) Örneğin bizimkiler de beni vermeselerdi ( bu verme alma olayından da hiç hazzetmem ya neyse), ben de kaçsaydım o kadar ıvır zıvırla nasıl kaçardım? Filmlerden görüyoruz, kızı bir halıya sarıyorlar, ya da kız ufak bir bohça alıyor ve tabanları yağlıyor. Ben kaçmaya kalksaydım mesela, eşyalarımda çok fena aklım kalacağı için, ooo kaçana kadar yok o ayakkabım, bu çantam, şu nevresimim, bu mutfak eşyam derken, direkt enselendirdim. Yani müstakbel eşimin beni kaçırması için bir kamyonet ve taşımak için de iki kişi gerekli. Neyse ki böyle bir kaçma ve kaçırılma durumu söz konusu değil. Böyle kızı da kim napsın, neden kaçırmaya uğraşsın ki zaten, resmen ağırlık yaparım 🙂

Annelik duygusu ; çocuklar kaç yaşına gelirse gelsin günden güne eksilmeden artan çok yüce bir duygu. Çocuklarımız küçükken büyüklerimizden sık sık duyduğumuz ” çocuklarınız büyüyünce daha zor” cümlesine pek bir anlam veremezdim. Ne olacak ki, büyüyünce ne zorluk olabilir demişimdir, pek çoğumuz gibi…Ama yıllar çabucacık geçip de, çocuklarım büyüyünce eskiden pek bir anlam veremediğim bu sözlerin ne kadar doğru olduğunu anladım. İlk gerçek, çocukların üniversitede okumak için başka şehre gitmesiyle bir şamar gibi çarpar.Sevinsen mi, üzülsen mi bilemezsin, hasret ve endişe duyguları arasında gidip gelmek insanı epey zorlar. Çocukların kendi kanatlarıyla uçmak istemesi gurur verse de, bu gerçeği kabullenmek çok kolay olmaz. Bu ve buna benzer bir takım şeylerle savaşmakta işin içindedir. Çocukların çalışma hayatı, evlilik hayalleri güzel şeyler olsa da, gene de bir tarafını kıstıran duygular anneliğin zor yanlarıdır. Askerlik yaşına gelmiş oğluna kapıları iyi kapadın mı, evlilik çağına gelmiş kızına ellerini yıkadın mı ya da ne bileyim dişlerini fırçalamadan yatma demek onlara veya başkalarına komik gelse de çoğu anne tarafından yapılıyor. Artık, onların büyüdüğünü ve de bizden ayrı birer birey olduklarını kabullenmeyi unutmamız gerektiğini biliyorum. Ama hep yanlarında olarak…

Bir kadına, çekici bir erkek nasıl olmalı diye sorsalar çok fazla düşünmeden sıralayacağı şeyler büyük bir olasılıkla: saçları çok kısa olmalı, sportmen olmalı, uzun kollu düz renk gömlek veya sıfır yaka bir tişort giymeli, kaliteli bir spor ayakkabı tercihi olan, şık bir takım elbise veya klasik jean giyen ve de mis gibi sabun kokan biri olmalı olacaktır. Öte yandan kadınlar arasında yapılan bir ankette erkeklerde en itici buldukları özellikleri sormuşlar. Ben de bunlara kesinlikle katılıyorum ama sıralama farkıyla:

  1. Slip külot ve slip mayo (Iyyyk !…Çok iğrenç, özellikle belli yaştan sonrası kesinlikle andropoz belirtisi .)
  2. Hafif uzun ve pis tırnak ( Değil görmek, düşünmek bile itici.)
  3. Sivri ya da küt uzun burunlu ayakkabı ( Biz eskiden bunlara “bebek beşiği” ayaklılar derdik )
  4. Dar jean ( Bir şey ispatlamaya çalışanların tercihi. )
  5. Takı ( Hele bir de göğsü açık gömlekle malum fonda.)
  6. Atlet-pijama ( Ev dışı mekanlarda )
  7. Çiçekli boxer ( Diğer 6 maddeye dayanabilen artık buna bir şey demesin. )

Şekil A veee….Şekil B örneğinde görüldüğü üzere…. Şimdilerin dizi kralları…

Her sene olduğu gibi bu sene de bir dizi patlaması yaşanıyor. Eskiden bu kadar çok yerli dizi yoktu. Şimdi de hangisini izleyeceğimizi şaşırıyoruz. Zaten hepsini birden takip edebilmek mümkün değil. Biz çocukken, ya pembe dizi izlenirdi geceleri, ya da Amerikan dizileri. Türk dizilerinden en aklımda kalanlar Çalıkuşu ve Kartallar Yüksek Uçar. Ama bir de Amerikan dizilerini hatırlayalım. Miami Vice, Mavi Ay, Kara Şimşek. Bu dizilerde yaşananlar, o zamanın Türkiye’ sinden o kadar uzak şeyler anlatıyordu ki, hepimiz ağzımız açık izlerdik. Ne harika konuları var, arabalar ne kadar fantastik, karakterler ne kadar yakışıklı diye. Bir sonraki bölümü izleyebilmek için haftayı zor bitirirdik. David Hasseloff, Don Johnson posterleri duvarlarımıza duvar kağıdı olurdu.Yakın zamanda Kara Şimşek’in bir kaç bölümünü izledim de, acayip garip geldi. Sadece bir bölüm izlemek bile nereden nereye geldiğimizin çok bariz bir göstergesi. Kıyafetler, oyuncular, kendi işini kendi gören araba Kit… Hepsi şimdi çok gülünç gözüküyor. Basit teknolojiler, çok da göz doldurmayan oyunculuklar varmış meğersem. Kıyafetler desen 80lerin korkunç modası, oyunculuklar bir zorlama… Kit desen, şimdi o arabanın 10 katı olanlar caddelerimizde fink atıyor. Hız sabitleyenler, bir sürü atraksiyonları olan arabalar hep piyasada. Şimdi her araba farklı bir tarzdan bir Kit. Yılların emektar Kit’i, şimdikilerin yanında solda sıfır kalıyor. Bugün herşeyin en uç noktalarını yaşıyor gibiyiz. Aslında yaşıyoruz da. O zamanlar Kit’e bir teknoloji harikası diyorduk da, şimdi komiğimize gidiyor. Mesela ben, bir 20 sene sonrasının hayalini kuramıyorum. Sanki şimdi yapılabileceklerin hepsi yapıldı. Bir sonraki adım ne olabilir aklım yetmiyor. Şunun surasında 15 sene once, cep telefonu diye bir şeyin hayalini kuramazken, eski dizilerin müziklerini cep telefonlarına zil sesi yapabiliyoruz. Geçmişle dalga geçiyoruz resmen. Bir 20 sene daha geçince de, bugünle dalga geçebilecek miyiz merakla bekliyorum.

Bu sonbaharda yeni takıntılarımız umarım sadece bunlar olur.(Fashionsquad)

“Oğlumun Portfolyo’ sundan” “Arı Dünyası”

Bu sabah balkonda kendi kendime kahvaltımı ederken, balkon demirine sarılan Meryem Ana sarmaşığının üzerinde, bir tane bile arı olmadığı dikkatimi çekti. Şöyle bir düşündüm, eskiden bu balkonda, arıların misafirliği olmadan kahvaltı etmek mümkün olmazdı…Sarmaşığın üzerindeki yüzlerce arı bize hiç rahat vermez, sadece bal yada reçele değil, sucuk tabağınada saldırırlardı. Ne günlerdi !… o günler deyip, arıların yolunu gözleyeceğim yada onları özleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Geçenler de , belgesel kanalların birinde arıların dünyanın bir çok bölgesinde bir gecede topluca öldüklerini söyledikleri geldi aklıma…Arıların, nüfusunda bilinçsiz ilaçlamalar, ekolojik değişimler ve de buna benzer bilinen yada bilinmeyen bir çok nedenden ötürü büyük bir azalma yaşandığı vurgulanınca korktum, çok korktum. Sadece arılar için değil, hepsinin bir vazifesi olan diğer canlı nesli için, çocuklarımıza bırakacak iyi bir şey bırakamayacağımız için çok korktum…Çiçeklerimizi, böceklerimizi, meyvelerimizi , her güzel ve yararlı şeyi özleyeceğimizden korktum…