Skip navigation

Yearly Archives: 2009

Birkaç gündür servisle eve gelirken yolda Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım) filmini izliyordum. Bugün bitti. En eğlenceli sahneler sona kalmış. Küçük kızların güzellik yarışması. Hepsi süs bebeği, her türlü aşifte hareketi yapıyorlar, hem de kendilerinden son derece emin bir halde.
Filmin kahramanı kızımız da, adı Olive, diğerlerine ne yapıyor bunlar diye bakarken, seksi dansta hepsine beş bastı. Tek farkla, ne yaptığının hiç farkında değildi.
Niye? Figürleri büyükbabasından öğrenmişti ve yaptığının sadece dans olduğun sanıyordu. Herkes onu performansı yüzünden ayıpladı. İkiyüzlülük tabi bu. Diğerleri suratlarında beş kilo makyajla kırıtırken herşey şahane. Ama o küçük hafif tombul kız, sadece dans ediyordu.
Neyse daha fazla anlatmayayım.
Zaten küçük kızların güzellik yarışmasına sokulmasına dayanamıyorum.
Gördükçe içim kalkıyor, süs bebeği gibi giydirilmiş kızların ( bu hallerinin ne kadar kendi bilinçleri dahilinde olduğu da tartışılır) sahnede kendini beğendirmeye çalışmaları.. Yazıktır.
Hoş sanki ben 3 yaşında yazlıktaki güzellik yarışmasına girmemiş de, bir de üzerine birinci seçilmemiş gibi:))) Haaaahaaa. Tacımı devretme şansım da olmadı, hatta tacım bile olmadı. Bir oyuncak helikopter hediye vermişlerdi. Ne alakaysa. Daha sonraki yıllarda yapılan yarışmaları önceki kraliçe diye şereflendirseydim, helikopterimi devrederdim bari.
Şimdi bu yarışmaları kınarken, kendisinin ne işi varmış demeyin, öyle mayolarla falan atmadım kendimi sahnelere. Annemler itfaiyeci şapkası desenli bir kumaştan yeşil bir elbise dikmişlerdi.
Yani kısaca itfaiyeci şapkası desenli yeşil bir elbiseyle o zamanki nüfüsu bir avucu geçmeyen yazlık beldemizde güzellik kraliçesi seçilerek hediye olarak oyuncak helikopter aldım. Ben bu cümleyi neresinden tutayım.
Bu arada ödül töreni sırasında çekilen polaroid resim, şimdi salonun baş köşesinde çerçeveli duruyor. Söylemeden geçemeyeceğim:)

Kronik yorgunluk ve uykusuzluk artık rutinimiz haline geldi. Pazartesi sabahından itibaren haftasonuna gün saymaya başlayıp, daha geç gidilecek bir işin hayaliyle yaşıyoruz. Fazla hareket edememek en büyük derdimiz. Çünkü bir çoğumuz bilgisayar başında oturarak çalışıyoruz. Sürekli bir boyun ve sırt ağrısı, kaskatı kesilmiş omuzlar zaten değişmez. Ekrana fazla bakmaktan kurumuş gözler, yorgun bir kafa.Ne o çalışıyoruz, kariyer yapacağız. Bizden bahsediyorum, hepimizden. Üniversitede okuyup, toplumda kabul gören sabit işini edinerek, sabah git akşam gel modelini benimseyen Türk gençliğinden. Evimizde internet olmadan olmaz, mümkünse de kablosuz olsun ki, evin içinde gezerken içimizden geçip şöyle bir tarasın vücudumuzu. Mikrodalgada yemek ısıtmak da çok kolay, cep telefonu olmadan yaşayamayız. İşyerinde bilgisayar, evde bilgisayar, dışarıda kalabalık, trafik. Nereye gidiyoruz, nereye yetişiyoruz? Evet hayatımızı kazanıyoruz çok şükür. Tabii kazandığımızın neredeyse yarısıyla da vergimizi ödüyoruz. E tabi ayrıca elimize kalanla da, her bir faturaya eklenmiş olan ıvır zıvır vergileri, yol parası, araba vergisi gibi detayları hallediyoruz. Böylece zaten yarısı tamamlanıyor.Yediklerimizde ne hayır var? Artık hormonsuz, katkısız tek bir yiyecek kaldı mı? Organikleri falan var ama nereye kadar… Hadi evi hallettik, hiç mi dışarıda yemiyoruz… Hiç mi katkılanmıyoruz? Mümkün değil…Evet nereye gidiyoruz? Böyle bir tempoya bizim bünyeler ne kadar dayanabilir? Şimdiki yaşlılara bakıyorum, tabii hepsinin rahatsızlıkları var da, bu da yaşlılığın getirdiği bir durum. Biz o kadar şanslı olabilecek miyiz? 30’umuza gelmeden hafiften çürük yumurtaya dönerken o yaşta ne olacağız diye endişeleniyorum. Sadece fiziksel yorgunluk etkileyecek olsa idare edeceğiz de, dış mihraklar da var işin içinde. Teknolojinin ve son günlerin moda tabiri olan küresel ısınmanın yan etkileri. Radyasyon, baz istasyonları, kablosuz aletler. Daha kullanışlısı aslında daha zararlı. Eskiler sadece vücut yorgunluklarının ceremesini çekiyor, biz buna ek olarak hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüz herşeyin. Hayatımız kolaylaşıyor derken, geleceğimizi zorlaştırıyoruz hiç farkında değiliz…

Teneke kola kutusunun açma halkalarından yapılan bu motifler için halka biriktirmeye başlayın. Amanıın !… fazla içmeyin gaz yapmasın :)))
Buşra !.. sen bunlardan yaparsın… Elbise bile yapmışlar valla !…

Babalık, kızın evlendiği zaman boyut değiştiriyor sanırım. Zaten lokum olan baba daha da bir lokumlaşıyor, zaten düşkün olan baba düşkün ötesi bir hal alıyor. Babası kendisine çok düşkün olmayanlar için de, herhalde hayatları boyunca babalarının onlardan sakladığı şefkatin, kızını istemeden de olsa koruma iç güdüsüyle katlanarak artması şeklinde gözlemlenebilir. Tabi bir başka babasal avantaj da, kayınpeder sahibi olmanız. Sizinki de benimki gibiyse iki babanız olması son derece normal, hem de aynı derece de mutluluk verici. Benimkine geri dönecek olursak; benim babam lokumdu da, evlenmeye karar verinde daha da bir lokumlaştı, şimdi en üst seviyelerde. Eşim ona çok benziyor da neyse ki, kızım kızım olduğu kadar damadım da damadım şeklinde bir durumu da var. Kimi zaman pabucum dama atılıyor gibi hissetmiyor da değilim. Komik ama seçimimi farketmeden babamın bir kopyasından yana kullanmışım, yavaş yavaş anladım. Burçları aynı olduğu kadar huyları da aynı. Kızların babalarına benzer erkekleri seçtiklerini duymuştum. Bunun nedeni de şuymuş: Kızlar babalarıyla iyi anlaşıyorlarsa, onlara benzeyenleri seçerlermiş. Arası iyi olmayanların ise bu şekilde belirli bir tercihleri yokmuş. Babamla çatışmadım diyemem. Çok söz dinleyen, başına buyruk olmayan, munis bir tip olduğumu söyleyemem. Kızdığım tarafları da olmuştur kimi zaman. Sözünü dinlemediğim, fikrini sorsam da yine başıma dikime gittiğim zamanlar oldu. Fikirlerim çatıştı, haklı gördüğüm zaman da oldu, haksız gördüğüm zaman da. Ama farkında değilmişim, ben babamla çok iyi anlaşıyormuşum. Kızsam da bana batmıyormuş uyuşmayan taraflarımız. Başımın dikine giderken, en doğru şeyin kendi fikrim olduğunu zannederken, aslında içten içe hep onun onayını almak istermişim.Bunu biraz geç anladım ama neyseeee….O yüzden bayanlar seçimlerini şöyle bir gözden geçirirse, belki de genel tabirle çocukluklarına dönüp:) babalarıyla ne kadar anlaşabildiklerini anlarlar. Belki çok anlaşabiliyorsunuz zannederken hiç anlamıyorsunuz birbirinizi. Belki de benim gibi sandığınızdan daha uyumlusunuz… Bir bakın, sonuç şaşırtabilir.

17. ci yüzyıl da yaşamış Hollanda’ lı ressam Johannes Wermer’ in İnci Küpeli Kız tablosunu yıllar önce meşhur bir tablo olduğunu bilmeden yapmıştım. Filmine rast gelirseniz mutlaka seyredin. Ekmekçi Kız ile İnci Küpeli Kız sayesinde tanışmış olduk. İnci Küpeli Kız tablosuna, filmine, filmin oyuncularına ( Scarlett Johansson – Colin Firth ) hayran olduğumuz için …Geçenlerde bit pazarından aldığım bu telefonu Yeliz’ in Dünyası’ nın önerisi üzerine süsleyip, püsledim. Çalışmıyor ama olsun:))

Bu da süslediğim diğer kokoş telefon :))
Bunlar da bir zamanlar kravat delisi olan, bana ve kardeşime her daim gıcık ve takık dayımın kravatlarından ( 2 çuval dolusu ) büyük bir zevkle yaptığım pacthwork yastıklarım…Sayemde en azından kravatları bir işe yaramış oldu.)) Yastıkları da Delfina‘ ya göstermeye söz vermiştim.

İŞİ BİTMEDEN ASLA DURMAZ.

ASLA BUHARI BİTMEZ.

KİRLENMEKTEN VE EĞİLMEKTEN KAÇINMAZ.

PİS İŞLERİ YAPMAYA DAİMA HAZIR.
Yazık yazık çok yazık. Böyle mi olacaklardı? Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındayken birden bu kadar büyük bir değişim ruhlarında deriiiiin bir yara açar mı dersiniz? Kolay mı ya evin erkeği olmak? Evin erkeği olmak ne demek, evdeki teknik işlerin peşinde koşabilmek demek. Aile evlerinde bu görevin biçildiği bir baba olduğu için bilmezler tabi ne yapılması gerektiğini…Dünün pırlanta gibi çapkın, daha ziyade çıtır ve eğlence peşinde koşan gençlerinin şimdi ellerinde çekiç, tornavida ne büyük zorluklara göğüs gerip de evlerinin erkekleri olmasından bahsediyorum. Kablo takılması lazım, klozet kapağının değişmesi lazım, duvara ayna ve tablo asılması lazım. Bunun için de biraz çaba lazım haliyle. Offff ne kadar da çok şey lazım. Evin reisi olmak da ne zor şey. Alışık değiller tabi böyle olmasına, bunları yaparken herhangi birinde sorun da çıkınca seyreyleyin olayları. Hırs yapılır, ve kanın son damlasına kadar çabalayarak sorunun üstesinden gelmeye çalışılır. Serde erkeklik olduğu için de eninde sonunda başarılır ve haklı bir gurur duyulur. Öyle zevkü sefa düşünecek vakit yok, tek düşünülen akşam vida eksik olduğu için tam takılamayan bir kapak olabilir artık. Erkekler böyle, özellikle de taze ev erkekleri olarak tabir edebileceğimiz yeni nesil kocalar…Aslında içten içe hoşlarına da gidiyor. Her ne kadar görünürde kabus gibi görseler de, herhalde genlerden gelen bir şey olsa gerek, bir çivi duvara çaktıklarında, bir kablo çektiklerinde, bir klozet kapağı monte ettiklerinde ya da en basitinden bir ustanın başında durduklarında mutlu oluyorlar. Acayip gururlanıyorlar. Hiç alışık olmadıkları şeyler olduğu için zor ama enteresan geliyor, hatta işlerden biri bitince hoop gelsin öbür iş diye, deli fişek evin içinde dolaşıyorlar. Amatör hevesi işte. Beceri potansiyeli ve motivasyon had safhada, yılmak yok, durmak yok. Neyse devamı gelsin, motivasyonları hiç kaçmasın inşallah.

Dahası: Dahası:

Yepyeni yıla girerken son zamanlarda bana musallat olan yeni halimden bahsetmek istiyorum.Tam ev hanımı oldum artık. Kendimle içten içe gurur duyuyorum. Hatta içten içe gururu da bir kenara bıraktım, uluorta da gurur duyuyorum. Evimiz hep topludur, şu yemeğim de hiç fena olmadı ne yalan söyleyeyim, bilmemkimleri yemeğe mi çağırsak acaba falan diye takılıyorum ortalıkta. Benim bilgisayardan en çok girilen siteler bu ara en çok yemek tarifi içerenler. Her akşam yeni bir yemek uygulaması için giriyorum mutfağa. Aldığım sebzeleri ziyan etmeyip, bir şekilde pişirince içim huzur doluyor.Yılbaşı için yılbaşı kurabiyeleri hazırladım, sadece şekilleri noel baba, melek, çam ağacı olmakla kalmadı, üstelik gıda boyaları ile değişik renklerde karışım hazırlayıp boyadım. Bir süre sonra darallar bastı tabi, anladım ki mutfakta olmak güzel ama parmak kadar kurabiyenin üzerinde ince resim çalışması yapmak bana göre değil :) Sonra yılbaşı partisi yapan arkadaşımın evine götürmek için bir şeyler hazırladım. Tadına bile bakmadım, tabağıyla götürdüm. Birilerinin hmm ne güzel olmuş, kim yaptı bunu demesi acayip hoşuma gitti. Ben ben diye atıldım tabiii.Hatta suyunu çıkardım, yiyenlerin tepesinde dikilip yorum beklemeye devam ettim.Tarifini soranlara göğsümü gere gere anlattım, haa tabi bir de kendi keşfettiğim püf noktalarına da değinmeden geçemedim. Şekerim fırında bilmem kaç dakika daha tutman lazım diye bilmişlik bile tasladım.Fırınımı geçen 1 sene boyunca 2-3 kere falan kullanmışımdır, bu ara haftada 1-2 kere kullanıyorum. Kendim yemekten çok, başkalarına yedirmek en büyük keyfim haline geldi.Hele de ailem tarafından geçer not alınca değmeyin keyfime. İçimde bastırılmış bir yemek pişirme gücü varmış da ben farkedememişim.Rahmetli anneannemin tok insanı bile doyurmak gibi bir huyu vardı. Tokluğu asla kabul etmez, mutlaka tadına bakılsın isterdi. Yavaştan yavaştan ona çekmeye başladığımı hissediyorum. Birilerini doyurayım, herkes yemeğime bayılsın, beğenildikçe daha da çok yapayım istiyorum. Kanımda varmış meğersem, sadece ortaya çıkacağı zamanı bekliyormuş, neyse ki çok geç kalmadı:))

Beyaz lake bir banyo dolabınız var ve siz ondan bıktınız yeni bir dolap almakta pek işinize gelmiyor… Hemen önce_sonra girişimine girişin. Daha zevkli… Yapım aşamaları :

  • Lavaboyu yerinden çıkarın,

Üst kısmına inşaat malzemesi satan dükkanlardan edinebileceğiniz betebe diye bilinen malzemeden edinip, yapıştırın.

  • Daha sonra lavaboyu yerine yerleştirin.
  • Rustik hale getirmeye çalıştığınız dolaba rustik çeşmeler alıp takın.

Çıkarmış olduğunuz dolap kapaklarını su bazlı boya ile açık kahverengiye boyayıp, beyaz eskitme malzemesiyle veya çatlatma verniği ile rustik bir görünüme kavuşturun.


Rustik dolap kulpları ile işlemi bitirin. Aşağıdaki de farklı bir çalışma…

Ortaokul mezuniyetinde çekilmiş kepli resmim var. Saçlarım uzun ve tabii ki şekilsiz (o zamanlar ortaokul kızları şimdiki gibi süslü değildi, modelsiz dümdüz saçlarım vardı) saçlar, kalın kaşlar, eblek bir bakış…Eblek demekle belki kendime fazla haksızlık ettim, saf diyelim. Şimdi o resim ne zaman elime geçse, çirkin ördek yavrusu diye dalga geçerim kendimle. Bu resmi gören tüm aile fertleri de aynı şekilde:) Sadece o değil, bir sürü ergenlik resmim var tabi. O zamanın modası olan ama şimdi garip karşılanacak kıyafetler, dolma şeklinde sarılmış kahküller, genç kız olma yolunda kendini paralayan bir çocuk. Yalnız değilmişim. Angelina Jolie’nin ergenlik resimlerini gördüm geçen gün gazetede de o bile böyle olduktan sonra benim durumum iyi bile sayılırmış dedim.O da aynı benim gibi kalın kaşlar, tuhaf kıyafetler içerisinde objektiflere poz vermiş. Takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş, muhtemelen de o an dünyanın en muhteşem kızı olduğuna inancı tam. O ruh halini iyi bilirim. Takı takmanın suyunu çıkartıp renkli bilezikleri, çeşitli yüzükleri ve küpeleri birlikte taktığım zamanları bilinçaltı sandığımdan çıkarttığımda çok güleceğim geliyor.Yaz tatillerinde sabah, öğle, akşam ayrı kıyafet giyip sürekli takı değiştirdiğim zamanları net hatırlıyorum ve ne kadar rüküş olduğumu biliyorum. Ha o zaman muhteşem olduğumu düşünüyordum orası ayrı. Ama bu genel olarak o yaşların sorunu. Bilinçsizce kendi tarzını yakalama çabası. Tarz dediğin gökten zembille inmiyor ki, kendin zamanın modasına uyarak çıkartmak durumundasın. 90lı yılların başları da tarz açısından çok matah yıllar olmadığı için bizim kuşağın tarzını varın siz düşünün.Yine de o zamanlar için belki de iyiydik kimbilir, şimdi bakınca gülünç gelse de en azından çabam takdire şayandı…Angelina Jolie’ nin, dünyanın en seksi kadınının bile aynı yollardan geçtiğini düşününce doğru yolda olduğumu düşünüyorum:)
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.